Mustafakemalpaşa Haber

Pazar Köşesinde Bu Hafta Furkan Ağaoğlu’nun Kaleminden Çanakkale

Pazar Köşesinde Bu Hafta Furkan Ağaoğlu’nun Kaleminden Çanakkale
Bu haber 21 Mart 2020 - 23:10 'de eklendi.

Mermilerin çarpıştığı yer Çanakkale…

Cihan tarihinin en azametli harplerinden biri olan Çanakkale muhârebeleri, İngiltere, Fransa ve İtalya gibi üç büyük devletin buraya yığdığı en modern zırhlılar ve üç yüz bin kişiden ziyâde askere rağmen başarımızla sonuçlanmıştır.

Ama ne pahâsına!.. 250.000 harp sâhasında, takriben 150.000 de hastahânelerde olmak üzere 400.000 vatan evlâdının şehâdet şerbetini içmesi neticesi…

Düşmanın ilk saldırısı 18 Mart’ta olmadı. 4 Mart’ta İtilaf donanması Seddülbahir Kalesi’ne ilk çıkarma denemesini yaptı. Bigalı Mehmet Çavuş 25 kadar askerle direndi. Çatışma ilerlerken ki Bigalı Mehmet Çavuş’un silahı işlemez hale geldi. Vatanı için ortaya koyacağı sadece yüreği ve bileği kalmıştı. Silahını yere attı ve direnmeye devam etti. Savaştan sonra kendisine maaş teklif edilir ancak onun cevabı şöyle olur:  “Ben para için savaşmadım para için dövüşmedim. Vatanım ve milletim için dövüştüm” Mustafa Kemal’in emri ile Bigalı Mehmet Çavuş’a gümüş imtiyaz madalyası verilir.  Sadece Bigali Mehmet Çavuş değil bir çok ismi bilinmeyen kahramanlarımız var. Bu haftalık köşe yazımızda onlara bir teşekkür olarak isimlerini anacağız.

Muallim Hasan Ethem’in mektubu

Vâlideciğim!

Dört asker doğurmakla müftehir şanlı Türk annesi!

Nasihat-âmiz mektubunu, Divrin Ovası gibi güzel, yeşillik bir ovacığın ortasından geçen derenin kenarındaki armut ağacının sâyesinde (gölgesinde) otururken aldım. Tabiatın yeşillikleri içinde mest olmuş rûhumu bir kat daha takviye etti. Okudum, okudukça büyük büyük dersler aldım. Tekrar okudum. Şöyle güzel ve mukadddes bir vazifenin içinde bulunduğumdan sevindim. Gözlerimi açtım, uzaklara doğru baktım. Yeşil yeşil ekinlerin rüzgâra mukavemet edemeyerek eğilmesi, bana, annemden gelen mektubu selâmlıyor gibi geldi. Hepsi benden tarafa doğru eğilip kalkıyordu ve beni, annemden mektup geldi diyerek tebrik ediyorlardı.

Gözlerimi biraz sağa çevirdim; güzel bir yamacın eteklerindeki muhteşem çam ağaçları kendilerine mahsus bir sadâ ile beni müjdeliyorlardı. Nazarlarımı sola çevirdim; çığıl çığıl akan dere, bana vâlidemden gelen mektuptan dolayı gülüyor, oynuyor, köpürüyordu… Başımı kaldırdım, gölgesinde istirahat ettiğim ağacın yapraklarına baktım. Hepsi benim sevincime iştirak ettiğini, yaptıkları rakslarla anlatmak istiyordu. Diğer bir dalına baktım, güzel bir bülbül, tatlı sadâsıyla beni tebşîr ediyor ve hissiyâtıma iştirâk ettiğini ince gagalarını açarak göstermek istiyordu.

Sanki bülbül, bu terennümü ile benim duygularımı aksettiriyordu: «Vâliden kaderine küssün, ne yapalım! O da erkek olsaydı, bu çiçeklerden koklayacak, bu sütten içeçek, bu ekinlerin secdelerini görecek ve derenin âheste akışını tedkîk edecek, çıkardığı derûnî nağmeleri duyacak idi.»

Şu anda bu güzel çayırın koyu yeşil bir tarafında, çamaşır yıkayan askerlerim saf saf dizilmişler. Dâvûdî sesli yiğit bir er, ezân okuyor…

Aman yâ Rabbî! Bu ovada bu lâhûtî ses, sanki başka bir âlemden geliyordu; ne kadar güzeldi! Bülbüller bile sustu, ekinler bile hareketten kesildi, dere bile sesini çıkarmıyordu. Herkes, her şey, bütün mevcûdât onu, o mukaddes sesi dinliyordu. Ezân-ı şerîf bitti. O dereden ben de bir abdest aldım. Cemâat ile namazı kıldık. O güzel yeşil çayırların üzerine diz çöktüm.

Dünyanın bütün dağdağa ve debdebelerini unuttum. Ellerimi kaldırdım, gözümü yukarı diktim, ağzımı açtım ve dedim:

«Ey yerlerin ve göklerin Rabbi! Ey şu öten kuşun, şu gezen ve meleyen koyunun, şu secde eden yeşil ekin ve otların, şu heybetli dağların Hâlıkı! Sen bütün bunları bizlere verdin. Yine bizlerde bırak! Böyle güzel yerler ve şu nîmetler, Sen’i takdîs ve Sen’in yüceliğini tasdîk eden bizlere âit olsun!

Ey benim ulu Allâh’ım! Şu kahraman askerlerin bütün dilekleri, Sen’in ism-i celâlini İngiliz ve Fransızlar’a tanıtmaktır. Sen bu şerefli dileği ihsân eyle ve huzûrunda titreyerek, böyle güzel ve sâkin bir yerde Sana duâ eden biz askerlerin süngülerini keskin, düşmanlarını zaten kahrettin ya, bütün bütün mahveyle!..» diyerek duâ ettim ve kalktım.

Artık benim kadar mes’ûd, benim kadar mesrur bir kimse tasavvur edilemezdi.

Anneciğim, diğer oğlun Hâlid de benim gibi güzel yerlerdedir.

Yalnız bu memleketlerde düğün olmuyor! İnşâallâh düşman askerini kahreder de zaferle yanına döner ve düğünümü yaparız, olmaz mı?

Vâlideciğim, bizleri duâlarından unutma! Allah senden râzı olsun!..

ER Hüseyin 

er Hüseyin, çok ağır yaralanmış, tedâvi görmekteydi. Ancak durumu her an daha da kötüye gidiyordu. O da bunun farkındaydı. Bunun için arkadaşlarının kendisine verdikleri ekmeği eline almış, tam ısırmak üzereydi ki, âniden durakladı ve dedi ki

“–Can dostlarım! Bu ekmeği benim yemem doğru değildir. Çünkü benim ölümüm iyice yaklaşmış bulunmaktadır. Alın bunu yaşayacak olan yiğitlere verin!..” dedi ve elindeki ekmeği silâh arkadaşı Mustafa’ya uzattı.Ne kadar ısrar ettilerse de, kabûl ettiremediler. Biraz sonra Hüseyin Er vefat etmişti.

cephede sadece erkekler savaşmıyordu.Kadınlar ve çocuklar ellerinden geldiğince yardımcı oluyorlardı. Silah taşıma, yaralanan askerlerin tedavisinde ilgileniyorlardı .

Nezahat Onbaşı (Baysel)

Kadınlarımız 1915’te  ve kuruluş savaşında elbette çok daha fazlasını yaptı.

Bazıları cephede kıran kırana çarpıştılar. Kimisi keskin nişancılık yaptı, kimisi bambaşka katkılarla, bambaşka kahramanlıklarla tarihe geçti. Nezahat Onbaşı işte bu kahramanlardan biri… Nezahat Hanım’ın babası Albay Hafız Halit Bey, Gediz Cephesi’nde çarpışan 70. alayın komutanıdır. Nezahat Hanım’ın annesi vefat etmiştir, hayatı çocukluğundan beri cephe cephe gezerek geçmiştir.

Gediz Cephesi’nde savaşın kötüye gitmesi bazı erlerin geri çekilmesine, kaçmayı düşünmesine sebep olur. İşte o noktada Nezahat Hanım’ın kahramanlığı devreye girer. Bazı erler dediğimize bakmayın, Nezahat Hanım atıyla 600 kişilik bir alayın önünü keser, ”Ben babamın yanına ölmeye gidiyorum, siz nereye gidiyorsunuz!” diye bağırır. Erler bunun üzerine cepheye dönerler, Nezahat Hanım ile birlikte savaşırlar, Gediz cephesini geri alırlar. Nezahat Hanım bu savaştan sonra onbaşı rütbesini alır, Nezahat Onbaşı olarak anılmaya başlar. Yalnız önemli bir ayrıntı daha var: Nezahat Onbaşı, bu rütbeyi kazandığında henüz 12 yaşında küçük bir kız çocuğudur! Türkiye Büyük Millet Meclisi, 30 Ocak 1921 tarihli oturumunda Kurtuluş Savaşı’mızın ilk İstiklal Madalyası’nı da Nezahat Onbaşı’ya takdim edilmesi kararlaştırılır…

Mücahide Hatice Hanım

Mücahide Hatice Hanım, Anafartalar cephesinde 56. fıkrada mehmetçiklerle omuz omuza çarpışan bir kadın askerdir. Anafartalar’dan sonra diğer savaşlara da katılır, İzmir’de Yunan ordusuna esir düşer, İnönü Muharebeleri başta olmak üzere Kurtuluş Savaşı’nın birçok cephesinde canını dişine takarak çarpışır.

“İzmir’in Kemalpaşa (Nif) kazasının Ahmetli köyünden Hacı Halilzâdeler’denim. Babam merhum Mehmet Efendi’dir. Çanakkale Anafartalar’da 56. fırkada silahımla muharebelere iştirak ettim. Adım Ahmet idi. Benim kadın olduğumu kimse bilmiyordu. Şarapnel ve kurşunlarla dokuz yerimden yaralandım. Milli muharebelerimize de gönüllü iştirak ettim…”

(Zafer-i Milli Gazetesi, 20 Mart 1926.)

Deniz Yüzbaşı Tophaneli Hakkı Bey

18 Mart Çanakkale Deniz Zaferi’nin bilinmeyen kahramanlarındandır. Nusret Mayın Gemisi’nin komutanı olarak, mayın grup komutanı yüzbaşı Nazmi Bey’le beraber, 18 mart’tan bir gün önce, elde kalan son mayınları boğaza döşemiş komutan. Kendisi bu göreve çıkmadan iki gün önce kalp krizi geçirmiş, Çanakkale müstahkem mevki komutanı Cevat Paşa’nın yerine başkasını gönderme teklifini reddetmiştir. Mayınları döşedikten sonra dönüş yolunda, karşılaştıkları düşman devriye gemisinin projektörüyle kıyıdaki fenerimiz arasındaki ışık savaşına hasta kalbi dayanamamış ve şehit olmuştur

 Albay Cevat Çobanlı

Çanakkale Boğazı Müstahkem Mevkii Komutanı. 18 Mart’ta göreve gelir gelmez boğaz tahkimatını düzenlemeye koyulmuştur. Bütün tabyaları elden geçirerek savaşa hazır hale getirmiştir. İtilaf donanmasının çeşitli defa üstün kuvvetiyle boğaz tahkimatına saldırması sonucu adeta etten duvar ördürmüştür. Nusret Mayın Gemisi’ne o tarihi görevi olan; “26 mayını kıyıya paralel olarak döşeme” emrini vererek düşman donanmasını bozguna uğratmıştır. Düşman gemilerini boğazdan geçirmeyerek tarihe “Çanakkale Geçilmez” mührünü vuracak olan Cevat Paşa bu zaferden dolayı“18 Mart Kahramanı” unvanı ile anılacaktır. 18 Mart akşamı boğazdan geri çekilen düşman donanmasını seyrederken Cevat Paşa şu sözleri söyler: “Gittiler, Geçemediler, Geçemeyecekler.”

daha onlarcası, yüzlercesi, binlercesi bu toprakları koruyabilmek için canlarını feda etti. Hey hat bizde kahraman biter mi sandınız ?

bu topraklar nice  aslanlar, kartallar yetiştirmiştir. Çocuğuyla, kadınıyla, yaşlısıyla gerektiğinde bu topraklar için topyekün savaşırız.  Bu topraklar için savaşmış her kahramanımıza bir teşekkürü borç bilelim ve hayatlarını gelecek nesillere aktaralım…

FURKAN AĞAOĞLU

POPÜLER FOTO GALERİLER
SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER